İntihar saldırıları nedir ve hangi aşamalardan geçerek bu güne gelinmiştir?
İntihar saldırısı; bir örgütün özenle seçilmiş hedeflerde azami zayiat ve hasar yaratmak maksadıyla, kesin ölümü kabullenmiş militanlarının kendi üzerilerinde veya bir ulaşım aracına yüklenmiş olarak hedef bölgesine getirdikleri patlayıcı maddeleri, yine aynı militanların kontrolünde infilak ettirmesiyle icra ettiği, şiddet yoğunluğu yüksek, sansasyonel eylemlerdir.
İntihar saldırısı, çok ilkel ve basit bir yöntem olmasına rağmen, patlayıcıların hedefe azami derecede etki yaratabilecek en uygun yer ve zamanda patlatılmasını sağlar. Uydu sistemleriyle kontrol edilen lazer güdümlü “akıllı” bombaların dahi maksimum hasarı en uygun zamanda sağlaması intihar saldırıları kadar garantili değildir.[1] Bir eylemcinin saldırıda yer almayı kabul etmesi dahi, eylemin başarısını kesinleştirmekte, eylemcinin eylem öncesinde tecrit edilmesi ve eylem anında kılık değiştirmesi nedenleriyle teşhis edilmesi, ve son aşamada hedefe doğru yaklaşırken her an patlamanın gerçekleşme ihtimalinden dolayı, teşhis edilse dahi saldırının engellenmesi mümkün olamamaktadır. [2] Bu özellikleriyle intihar eylemcileri “güdümlü insan füzeleri” adıyla da anılmaktadır. [3]
İntihar eylemleri, hedef toplumun üstün askeri ve ekonomik gücü ile başa baş mücadele edebilmek için asimetrik savaş kavramına uygun olarak geliştirilen bir taktiktir. Özellikle terör örgütleri, diğer saldırı türlerinde istedikleri ölçüde tahribat yapamamaları sonucunda klasik terör eylemlerden uzaklaşmışlar; “daha etkili” bir alternatif olarak intihar saldırılarına yönelmişlerdir.[4]
Bir terör örgütünün veya direniş grubunun intihar saldırısını temel ve sürekli bir taktik olarak benimseyebilmesi için; kendisinden çok daha güçlü veya nispeten sınırsız kaynaklara sahip bir güvenlik kuvvetinin klasik terör veya direniş taktiklerini etkisiz ve uygulanamaz hale getirmesi, [5] örgütün lider kadrosunun intihar saldırısına karar vermesi [6], örgütün saldırıyı icra edebilecek teknik malzeme ve taktik yeterliliğe sahip olması[7], intihar eylemlerini ve davayı destekleyen bir toplumun[8] ve eylem için gönüllü militanların varlığı[9] gereklidir. Bu şartların sağlanamaması halinde intihar saldırılarının sürekli bir eylem şekli olarak uygulanması mümkün değildir.
İntihar eylemcileri, oluşturulması, teçhiz edilmesi, eğitimi ve idamesi uzun zaman ve maliyet gerektiren klasik silahlı gruplara oranla daha düşük maliyetlidir.[i] Eylemlerde kullanılan patlayıcı maddelerin maliyeti çok düşük olup, piyasadan kolaylıkla temin edilebilen bazı kimyasallar internette dahi bulunabilecek usullerle bir bomba haline getirilebilmekte, bombanın etrafına çivi ve metal parçaları ilave edilerek tahrip gücü artırılabilmektedir[10]. İsrail’e yönelik saldırılarla adını duyuran Hamas örgütüne göre, bir eylemin maliyeti 142 amerikan dolarıdır ve bu maliyetin en büyük kalemini Filistin’den İsrail’e ulaşım masrafları oluşturmaktadır.
İntihar saldırılarına başvuran örgütlerin, dünya kamuoyunda genel kabul gördüğü gibi, çoğunlukla radikal İslâmcı örgütler olması, Müslümanların potansiyel terörist olduğu ön yargısını da beraberinde getirmiştir. Bu ön yargı, konuyla ilgili bilim adamlarının çabaları ile yavaş yavaş kırılıyor olsa da, intihar saldırılarının görüldüğü örneklerde şiddet seviyesi en yüksek eylemleri gerçekleştiren radikal İslamcı örgütlerin bulundukları çevrelerde eylemci bulmakta zorlanmadıkları da ayrı bir gerçektir.
Bu husus, aslında örgütlerin sesini duyurma imkan kabiliyeti ile de doğru orantılıdır. Şöyle ki, batı ülkelerinde mevcut muhalefet, geleneksel olarak kendi söylemlerini ifade edebilecek uygun ortamlar bulabilmektedir. Esasen bu örgütlerin temsil ettiği gruplar, tarihsel olarak ırk, din ve dil bağı nedeniyle hükümetlerin özel ilgi gösterdiği ve sorunlarına çözüm aranan toplumlardır. Dolayısıyla, gelişmiş toplumlardaki muhalefetin kendini ifade etmek için silahlı yöntemlere ihtiyaç duyması mümkün olmamaktadır.
İntihar saldırılarına başvuran örgütler, genellikle ekonomik ve sosyal gelişmelerden payını alamamış, az gelişmişlik kıskacında kıvranan, kendi geleceğinin tehlikede olduğuna dair her geçen gün daha da güçlenen yaygın bir kanaate sahip toplumlar içinden çıkmaktadır. Bu toplumlar, içinde bulundukları ortam nedeniyle, güçlü ve ikame edilemez bir ideoloji ile kaynamakta ve güçlü bir liderin ateşli söylemleriyle duygu ve düşünceleri her geçen gün radikalleştirilmektedir.
Bu şartların, en azından şimdilik, ABD veya AB sınırları içinde var olmayacağı gerçeği su götürmezdir. Ancak, bu şartların sorumlusunun kendi tarihî nüfuz alanlarındaki uygulamaları nedeniyle özelde ABD, AB ülkeleri, İsrail ve Rusya Federasyonu, genelde tüm Museviler ve onlar tarafından yönetilen Hıristiyanlar olduğu tezi, az gelişmiş ülkelerde genel kabul görmekte, bu anlayış onları çatışmaların ve saldırıların aktif tarafı durumuna getirmektedir.
Halen, dünya’da geri kalmışlığın ve güçlü bir ideoloji olan din faktörünün ortak paydayı oluşturduğu toplumlar Müslümanlardır. Müslüman toplumlar arasında ekonomik olarak gelişmiş olanları dahi, din kardeşliği uğruna diğerleri ile aynı duygulara ve düşmanlara sahip olabilmekte, “dostumun düşmanı benim de düşmanımdır” mantığıyla aynı cephede yer alabilmektedir.
Tüm bu etkenler göz önüne alındığında Müslüman toplumlardan diğer toplumlara nazaran daha fazla muhalif grubun çıkması kaçınılmazdır. Bunun yanında, laik ve aşırı sol kanatlardan Tamil Kaplanları olarak da bilinen LTTE’nin ve ülkemizde faaliyet gösteren PKK ile DHKP/C gibi örgütlerin radikal İslamcı örgütlerin tekniklerinden etkilenmesiyle intihar saldırıları icra ettikleri görülmektedir. Laik olarak tanımlanan bu örgütler dahi eylemcilerini motive etmek uğruna, şehit olma, davaya kendini feda etme gibi dinî duygulara hitap eden kalıpları söylemlerinde bolca kullanmaktadır.
Örgütlerin intihar saldırısı için ortaya koyduğu en büyük mükafat; eylemcinin öldükten sonra elde edecekleridir ki, radikal İslâmcılar tarafından eylemcilere cennet vaat edilmektedir. Doğal olarak, bu vaadi veremeyen diğer örgütler, güçlü liderlik olgusuyla ve şantaj, kandırma, tuzağa düşürme gibi diğer ideoloji dışı yöntemleri kullanabilmektedir. İnsan doğasının, cennet vaadine daha çok prim vermesiyle de intihar eylemleri radikal İslamcı örgütlerde çok daha fazla eylemci tarafından göze alınabilmektedir.
İntihar eylemleriyle adını duyuran örgütler, hem coğrafi olarak, hem de ideal olarak birbirlerine yakın profiller çizmektedir. Coğrafi olarak, intihar eylemleri tüm dünyaya yayılmış olsa bile, örgütlerin ana üsleri “Geniş Ortadoğu” olarak isimlendirilebilecek bölgededir.
Modern zamanların ilk intihar saldırılarına ilham kaynağı olan İranlılar, El Kaide’nin tohumlarının atıldığı Arap yarımadası, Hizbullah’a vatanlık eden Lübnan, İsrail ve işgal altındaki Filistin toprakları, yüzlerce intihar saldırısının görüldüğü Irak, PKK’nın eylem sahnesi Türkiye Ortadoğu’da yer alırken, Çeçenistan, Afganistan, Cezayir, Tunus, Fas, Mısır, Geniş Ortadoğu coğrafyasında yer almaktadır. Bu ülkelerin tamamı Müslüman halkların çoğunluğu oluşturduğu yerlerdir. Bunun tek istisnası, Sri Lanka’daki Tamil Gerillalarıdır ki, onların dahi Hizbullah’ı örnek aldığı bilinmekte, el Kaide ile tecrübe aktarımı yaptıkları iddia edilmektedir.
Tarihte en büyük savaşlara sahne olan, bir çok imparatorluğa ev sahipliği yapan, tek tanrılı dinlerin hepsinin doğum yeri olan, tüm emperyalist güçlerin kirli emellerinde yer alan, günümüzde dahi işgallere ve diktatörlere boyun eğmek zorunda kalan, en zengin petrol yataklarına sahip ama işletme hakları uzun yıllar boyunca batılıların elinde kalmış bir coğrafyadan neden intihar eylemcilerinin çoğunluğunun çıktığı sorusunun cevabının tarihte aranması daha doğru olacaktır.
İntihar saldırılarına ilham veren tarihi gelişmeler
Hasan Sabbah’ın Fedaileri
Eylemcinin kesinlikle öleceğini bilerek ve bunu kendi rızası ile kabullenerek eylemi icra etme özelliği nedeniyle diğer eylem şekillerinden ayrılan intihar eylemleri ilk defa 1000’li yılların sonlarında Şiilik akımının bir alt kolu olan ve “Yeni Dava” veya “Yeni Yol” manasına gelen “El-Dawa el-Cedid” isimli mezhebin lideri Hasan Sabbah tarafından verilen emirlerle uygulanmıştır. Hassan Sabbah taraftarları, aynı zamanda Haşîşîler ismiyle de anılmaktadırlar.[ii]
Bu günkü İran sınırları içerisinde kalan ve Hazar Denizinin güney kıyılarına yakın bir yerde bulunan Alamut kalesinde üslenen Hasan Sabbah’ın yayılma eğilimi gösteren hareketi, dönemin en güçlü devleti olan Selçuklu İmparatorluğu tarafından kendilerine yönelik bir tehdit olarak algılanmaya başladı. Önemsiz bir olayı bahane eden Selçuklu Sultanı Melikşah 1092 yılında Hasan Sabbah müritleri üzerine bir sefer düzenleyerek Sabbah’ın kalelerini üstün kuvvetlerle kuşatmaya aldı. Kalelerdeki az sayıdaki muhafız inatla savunmayı sürdürürken, Selçukluların perde arkasından iktidarın asıl sahibi olan Nizam-ül Mülk’e yönelik, bizzat Hasan Sabbah’ın plânladığı bir suikast düzenlendi.
Derviş kılığındaki fedailer, zehirli bir bıçak ile ünlü vezirin boğazını kestiler ve olay yerinden kaçma imkanları olmasına rağmen buna yeltenmeyerek, vezirin muhafızları tarafından olay yerinde öldürülmeyi beklediler.[11]
Haşişilerin kalelerinin az sayıda muhafız tarafından inatla savunulmasının üzerine bir de Nizam-ül Mülk’ün öldürülmesi, kuşatmanın sona ermesini sağladı. Bu suikast, Hasan Sabbah taraftarlarının ilk eylemiydi ve iyi plânlanan bir eylemin kendini adamış bir fedai tarafından icrası sonrasında ortaya çıkan siyasî sonuçlar bu tür eylemleri cazip hale getirdi.
Müteakip dönemlerde, tarikatın varlığını sürdürdüğü İran, Suriye ve Mısır’da tarikata karşı hareket eden, taraftarlarına zulmeden, içlerinde hükümdarların, halifelerin, emirlerin, generallerin, valilerin, din alimlerinin ve müftülerin olduğu bir çok kişi Hasan Sabbah taraftarlarının hedefi oldu. İsmailî tarikatını ve kalelerini ortadan kaldırmak için Selçuklular bir çok sefer düzenledilerse de, bu seferlerin büyük çoğunluğu Haşîşîler’in çeşitli hileleri ve kilit mevkilerdeki şahıslara yönelik suikastlarla başarısızlıkla sonuçlanmış ve tarikat uzun yıllar varlığını koruyabilmiştir.
Hasan'ın kullandığı suikast tarzı, hazırlık, hedef, yöntem ve yarattığı etki bakımından öncekilerden farklıydı. Müritler de derviş ya da derviş adayları değil, profesyonel suikastçı idi ve eğitim düzeylerine, güvenirliklerine ve cesaretlerine göre çıraktan "üstad-ı azam”a kadar derecelere ayrılmışlardı. Her biri, Hasan Sabbah'ın bizzat belirlediği tekniklerle yoğun bir ruhsal ve bedensel eğitimden geçiyordu.[12] Fedailerin sadakati ve mutlak itaat duygusu çok güçlüydü. Bir hikayeye göre, 1198 yılında Alamut kalesini ziyaret eden bir Hıristiyan kralına fedailerinin sadakat derecesini göstermek isteyen Şeyh, o anda kale burçlarında bulunan bir grup adamına kaleden aşağıya atlamalarını emretmiş ve adamları bu emri derhal uygulayarak kendilerini kalenin burçlarından aşağıya atmışlardır.[13]
Gerçekleştirilecek cinayet, hem düşmanların, hem de halkın üzerinde dehşet, korku ve hatta hayranlık uyandıracak nitelikte olmalıydı. Darbe, öldürülecek kişiyle birlikte, onun temsil ettiği değerlere ve halkın duygularına yönelmeliydi. Fedailer tek ya da ikili üçlü gruplar halinde görevlendiriliyor; tüccar, derviş, dilenci kılığına giren bu kişiler cinayetin işleneceği kente gönderiliyordu. Eylem gününe kadar, kentte herhangi bir olaya karışmamaya ve kuşku çekmemeye büyük özen gösteren fedailer, kurbanlarını izliyor, yaşadıkları yerleri, alışkanlıklarını belliyor ve büyük bir sabırla eylem anını bekliyorlardı.[14]
Ancak, hazırlıktaki gizliliğin tersine, icraatın halkın gözü önünde gerçekleştirilmesi gerekiyordu. Cinayet yeri, genellikle kentin en büyük camisi, tercih edilen gün de cumaydı. Hedefteki kişi ne denli korunursa korunsun, bir yolunu bulup üzerine çullanıyor ve bıçak darbeleriyle öldürüyorlardı. Bazıları bıçağı bırakıp kalabalığa söylev çekiyor, bazıları da, soğukkanlılıkla muhafızların gelip kendisini parçalamasını bekliyordu.[15] Haşîşîler, eylemlerini herkesin gözü önünde icra ederek, bu günkü ifade ile “medya etkisini” kullanıyorlardı. Dolayısıyla, fedailerinin kendini tehlikeye atmadan ok veya zehir kullanarak uzaktan eylem yapması örgütün maksadına uygun değildi.
Haşîşîler, din uğruna siyasî kişilikleri mutlak ölümü göze almış fedailerle ortadan kaldırmayı kendine temel mücadele taktiği olarak seçmiş ilk terör örgütü olarak kabul edilmelidir. Bu haliyle, müteakip devirlerde ve özellikle çağımızda intihar eylemlerine ilham verdiği de söylenebilir. Seçilen hedef kişilerin öldürülmesi, temsil ettikleri hakim otoritenin çeşitli kararlarından vazgeçiren veya şiddetin dozunu artıran yeni uygulamalara yönelmesine neden olmuştur. Haşîşîler’in hayatlarını feda ederek kendilerine verilen öldürme emirlerini yerine getirmesi, günümüz teröristlerine örnek teşkil etmiş olup, “lidere mutlak itaat” duygusunun bir terör örgütünün etkinliğini konusunda ne kadar belirleyici olduğunun, ideolojinin aslında örgütlerin en güçlü motivasyonu olmadığının en büyük göstergesidir.
Haşîşîler, eylemciyi gözden çıkararak, örgütün hedefi olan şahsiyetlere doğrudan yönelik eylemler düzenleyerek günümüzdeki terör örgütlerinden, sembolik hedef seçmemek noktasında ayrılmaktadır. Haşîşîler “hedef odaklı” davranarak çağdaş terör örgütlerinin ölçüsüz şiddet kullanarak toplumda yaratmak istedikleri etkinin aynısını yaratmışlar, ama korkunun daha fazlasını muhtemel hedef durumunda olan yöneticiler ve din adamları her an yanlarında hissetmişlerdir.
Japonların Kamikaze taktiği
Klasik savaş ortamlarında askerlerin kendilerini feda ederek ölümle sonuçlanacak taarruzlara kalkışması sıkça rastlanan bir olgu ise de, karşı tarafın hiç beklemediği yer ve zamanda gerçekleşerek, şok ve baskın etkisi yaratan intihar saldırıları, Haşişilerden 900 yıl sonra, bu sefer düzenli orduların savaş alanında Japonların Kamikaze[iii] saldırılarıyla kendisini göstermiştir.
“İntihar saldırısı” veya “ülke ve imparator için savaşta hayatını seve seve feda etmek” düşüncesi Japon Savaş Kültüründe sürekli var olan bir olguydu. Kamikaze’lerin ilk saldırısına kadar bu olgu bireysel bir fedakârlık olarak görülmüş, hiçbir zaman organize ve toplu bir eylem biçimi olarak kullanılmamıştı.
Pearl Harbour saldırısıyla İkinci Dünya Savaşına ABD karşısında giren Japonya, baskın etkisiyle kazandığı stratejik üstünlüğü 1942 yılında ABD donanmasının Pasifik harekât alanına girmesiyle önemli ölçüde kaybetmişti. Aynı yıl Midway Savaşında aldıkları yenilgiyle Japonlar artık kaybedeceklerini anlamışlardı ve savaşı Japon ana karasından uzak tutmaktan başka bir şey düşünmüyorlardı.
ABD’nin 1943 ve 1944 yıllarında yeni savaş uçaklarını ve gemilerini devreye sokması ve Japonların en önemli deniz ve hava üslerinden olan Saipan’ı ele geçirmesiyle, buradan havalanan B-29 ağır bombardıman uçakları Japon ana karasını vurmaya başlamışlardı.
Ekim 1944’te Müttefiklerin bir sonraki hedefi olan Filipinler’i işgal harekâtı başladı ve Manila’daki Japon uçaklarına Japon gemilerini koruma görevi verildi. Japonların bu görevi verdiği uçakların sayısı sadece 24 muharip uçaktı. 1944 yılının ortalarında bazı Japon pilotları verdikleri ferdî kararlarla üç ayrı Amerikan gemisine intihar dalışı yapmışlardı. Bu ferdî saldırılar, kısıtlı kaynaklarla umutsuzca savaşmaya çalışan Japon komutanlara ilham verdi ve klâsik yöntemler yerine bir intihar birliği oluşturdular. İlk organize Kamikaze saldırısı 21 Ekim 1944’te Avustralya Filosunun Sancak Gemisine yapıldı. Müteakip günlerde de Amerikan ve İngiliz gemilerine yapılan saldırılar müttefikler üzerinde şok etkisi yaptı.
Japonlar ise, “büyük bir başarı” olarak gördükleri bu uygulamayı genişletmeye karar verdiler. Hem deniz hem de kara kuvvetlerinin hava birliklerinde oluşturulan özel hücum birliklerinin isminin başına, mitolojilerindeki Moğol donanmasını batıran tanrının rüzgarı “Kamikaze” ismini eklediler. Bu birliğin personeli için özel üniformalar, armalar ve flâmalar kullanıldı. Kamikaze görevleri için uçaklar (kamikaze), tek kişilik torpidolar (kaiten), sürat tekneleri (Shinyo) ve denizaltılar (koryu), inşa edildi. Hava, kara ve deniz araçlarının yanısıra balıkadam (Fukuryu) ve üzerine patlayıcı yerleştirilmiş piyade erleri (Nukaku) görevlendirildi ve savaş alanlarında kullanıldı.
Müttefik askerleri ilk defa Kamikaze saldırısı ile karşılaştıklarında tam bir şok yaşamışlar ve böyle bir fedakârlığın arkasındaki mantığı anlayamadıklarından Kamikaze pilotlarını “beyni yıkanmış fanatikler” olarak nitelendirmişlerdir. Ancak Japon kültüründe yüzyıllardır aile, toplum ve vatan uğruna intihar etmek “asil bir davranış” olarak kabul ediliyordu.
Kamikaze pilotları başlangıçta, doğrudan verilen emirlerle atanıyorlardı. Bir süre sonra, pilotlardan bu görevlere gönüllü olup olmadıklarını soran bir form dağıtılmaya başlandı ve pilotların bir çoğu gönüllü olduklarını beyan ettiler. Japon ordusu, Kamikaze görevleri için hiçbir zaman pilot sıkıntısı çekmedi. İhtiyaç duyulan Kamikaze pilotu sayısının üç katı olan 20.000 gönüllü görev almak için sıra bekliyordu. Japonların yetişmiş muharip pilotları Kamikaze görevlerinde kullanılması yerine 2-3 ay gibi çok kısa bir eğitimden geçirdiği pilotları görevlendirilmesi hava muharebeleri esnasında müttefiklerin usta pilotları tarafından kolayca avlanmalarına, Kamikaze uçaklarının genellikle eski model ve ekonomik ömrünü tamamlamış uçaklardan seçilmesi nedeniyle, görev bölgesine uçuş esnasında arızalanarak geri dönmelerine, mecburî iniş yapmalarına veya düşmelerine sebep olmaya başladı.
Ayrıca, müttefik gemilerinin Kamikaze saldırılarına karşı hava savunma silahlarına ağırlık vermeleri ve saldırıları karşılamak için uçak gemilerinden havalanan önleme uçaklarını kullanmaları nedeniyle Kamikaze uçakları ağır zayiat vermeye başladılar. Savaşın sonuna kadar toplam 4000’e yakın Kamikaze pilotu hayatını kaybetti. ABD kaynaklarına göre, Kamikaze görevleri ile batan gemi sayısı 34, hasara uğrayan gemi sayısı 368, ölen denizci sayısı 4900, yaralanan denizci sayısı ise 4800’dü.
Özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra, El-Kaide militanlarının Kamikaze saldırılarından ilham aldıkları öne sürülmüş ve Kamikaze hayranları ile gazileri “Kamikaze saldırıları sadece askerî hedeflere yönelikti” diyerek buna şiddetle karşı çıkmışlardır. Ancak, savaşta sivillere yönelik zalim davranışlarıyla ünlü o zamanki Japon ordusunun, karşı taraftan sadece askerî hedeflere ulaşabilecek bir coğrafyada bulunmasının bunu engellediği aşikardır. 1980’li yıllarda başlayan intihar saldırılarında Japonların özellikle “vasıta” olarak ilham kaynağı oldukları tartışmasız bir gerçektir. İntihar saldırılarında uçakların kullanılmasına Kamikaze’nin, üzerilerine bomba yerleştirilmiş intihar komandolarının kullanılmasına Nikaku’nun, sürat teknesi ile yapılan saldırılara Shinyo’nun ilham verdiği gayet ortadadır.
Savaş sonrası dönemde intihar saldırıları
Japonların intihar taarruzlarının, kullanılabilecek vasıtalar açısından sadece yakın tarihimizdeki örgütlere değil savaş sonrası dönemde de çeşitli silâhlı çatışmalarda ilham kaynağı olduğu görülmüştür. Kamikazelerden sonra intihar saldırıları dünya gündeminde pek ilgi çekmedi ama çeşitli bölgelerdeki çatışmalarda ve terör eylemlerinde görülmeye devam etti.
İkinci dünya savaşından sonra sömürgelerindeki bağımsızlık mücadelelerini bastırmaya çalışan Fransa’nın ordusu, Hindi-Çin’deki komünist gerillaların intihar saldırılarına maruz kalmıştı. Vietnam savaşında Amerikan hedeflerinin de intihar saldırıları ile kayıplar verdikleri bilinmektedir.
Mart 1973’te, İsrail Başbakanı Golda Meir, İsrail’in büyük şehirlerinden birine intihar saldırısı düzenlemek üzere Filistinli gerillalar tarafından kaçırılan bir Libya yolcu uçağının Sina yarımadası üzerinde düşürüldüğünü açıklamıştır.[16]
Ekim 1981’de Sudan ve Libya arasında küçük çaplı çatışmalar devam ederken, çatışmaların savaşa dönüşmesi ve Libya’nın Sudan’a saldırması tehlikesine karşılık Sudan Devlet Başkanı, Libya’nın ülkesine yönelik saldırılarını cezalandırmak için 600 kişilik bir intihar birliğini Libya’ya yerleştirdiğinden bahsediyordu. [17]
1980 yılında başlayıp 8 yıl süren ve sonunda kimsenin galip gelmediği İran-Irak savaşı da intihar saldırılarının klâsik muharebelerde kullanılmasına dair on binlerce örnekle doludur.
İran’da intihar birlikleri
İran lideri Şah Rıza Pehlevi döneminde ülkede başlayan hoşnutsuzlukların sebep olduğu toplumsal olayların kontrolden çıkması sonucu, 1979 Ocak ayı ortalarında Şah ve diğer üst düzey yöneticiler ülkeyi terk etmiş, idareyi geçici bir hükümete bırakmış ve ülkede belirsizlik, çok başlılık ve toplumsal bölünme baş göstermişti. Yönetim boşluğu, 1 Şubat 1979’da Humeyni’nin sürgünde olduğu Fransa’dan uçakla İran’a gelmesiyle son bulmuş ve bu andan itibaren Humeyni, İran’ın yeni lideri olmuştu.
Humeyni’nin varlığı, İran’daki toplumsal bölünmeye çare olmamış ve iç kargaşa bir süre daha devam etmişti. Bu bölünme ve iç kargaşa ortamından faydalanmak isteyen Irak lideri Saddam Hüseyin, 1980 yılında, İran’ın petrol sahalarını ele geçirmek maksadıyla, ordusunu 400 km.lik bir cephede İran’a taarruz ettirdi. Humeyni’nin “Allah’ın bir lütfu” olarak nitelendirdiği bu saldırı, İran halkının Humeyni’nin liderliğinde birleşmesini sağladı.
Irak’ın modern silahlarla teçhiz edilmiş, iyi eğitilmiş ve batı destekli ordusuna karşılık, İran’ın ordusu iki parça halinde (Klasik ordu ve Devrim Muhafızları) eğitimsiz ve tecrübesiz, harp silah ve araçları bakımsız ve çoğu arızalı durumdaydı.
Savaşın ilk yılında, Irak ordusunun taarruzları başarıyla gelişerek Hürremşehir dahil bir çok İran toprağı ele geçirildi. 1981 yılında, İran karşı taarruzu başladı ve ağır gelişmesine rağmen kaybedilen İran toprakları 1982 yılında tekrar ele geçirildi. İran ordusunun artık savaşın bitirilmesi yönündeki ısrarlarına rağmen Humeyni “savaşa devam” kararı verdi. Yeni askerî strateji; Irak hatlarına hiçbir askerî desteği olmayan insan dalgalarıyla yapılacak taarruzlarla savunma mevzilerinin kırılması esasına dayanıyordu. Bu taarruzları yapacak olanlar intihar birlikleriydi ve bu görev için İran’ın insan sayısı yeterliydi. Önemli olan bu birliklerde görev yapacak kendini ölüme hazır hisseden askerleri bulmaktı.
Pasdaran, bu ihtiyacı henüz okullarda öğrenci olan 12-15 yaş grubundaki, Kerbelâ Olayını mistik bir hava ile anlatarak motive ettiği çocuklardan karşılıyordu. Bu çocuklar, önce kahraman ve daha sonra da şehit olmaları için teşvik ediliyordu ve intihar birliklerine girmeyi kabul etmeyenler korkak, aileleri ise gerçek müslüman olmamakla suçlanıyordu. Şehitliği kabul eden çocukların ailelerine bir aylık işçi maaşına eşit olan 6000 tümen para veriliyordu ve kısa ancak yoğun bir eğitime alınıyorlardı.
Eğitimin sonunda, bu çocuklar zalim Iraklılara ve onların “şeytani” liderleri Saddam Hüseyin’i yok etmek üzere, boyunlarında cennetin kapısını açmak üzere kullanacakları temsili anahtar ve sırtlarında “İmam Humeyni bana cennete girmek için özel izin verdi” yazılı gömlekler olduğu halde taarruz mevzilerine gönderiliyorlardı.
Taarruz başladığında ön sıralardakilerin tamamı hücum emriyle çekinmeden girdikleri mayın tarlalarındaki mayınların patlamasıyla hemen ölüyor ve geriden gelenler onların üzerine basarak ileriye doğru koşuyorlardı. Iraklıların mayınların patlamasıyla çıkan toz bulutunun içerisine yoğun bir şekilde açtığı makineli tüfek ateşleriyle geriden gelenlerin neredeyse tamamının ölmesiyle intihar taarruzu sona eriyordu ve hemen arkalarından ilerleyen İran tank ve piyade birliklerinin “temizlenmiş” mayın tarlalarından taarruzu başlıyordu.
İran, bu intihar birlikleriyle Irak’a karşı belirgin bir üstünlük sağlayamadı ama, güçlü düşman karşısında savaşan zayıflar için Kerbelâ olayından sonra ikinci bir mistik örnek ortaya çıktı. Bu kanlı ve pahalı tecrübe, İranlıların islamcı direniş hareketlerinde ihraç edeceği en önemli savaş taktiği olacaktı.
İran’ın savaş şartlarında geliştirdiği bu yeni taktik, yine İranlılar tarafından, aynı dönemde İsrail ve ABD gibi kendisinden çok güçlü düşmanları olan Lübnanlı Şii örgütlere de aktarıldı. Şiiler, bu eylem şeklini ABD, Fransız ve İsrail hedeflerine uyguladılar. Lübnanlı diğer örgütler de Şiilerden aldıkları derslerle İsrail hedeflerine ve işbirlikçi Lübnanlılara karşı intihar saldırıları düzenlediler. İsrail, ABD ve Fransa aynı dönemdeki siyasi gelişmelerin de etkisiyle Lübnan’daki güçlerini geri çekmek zorunda kaldılar ve bu geri çekilmelerin sağlanmasında intihar eylemlerinin birinci role sahip olduğu kanaati ortaya çıktı.
Lübnanlıların sağladığına inanılan bu başarılar önce Sri Lanka’daki Tamil Gerillaları (LTTE) tarafından örnek alındı. Daha sonra, Filistinlilerin Lübnan’da sürgünde bulunan militanları bu taktik konusunda Hizbullah’tan etkilendiler. Dünya kamuoyunda büyük yankılar yaratan Filistinlilerin İsrail işgaline direnişinde intihar saldırılarına tüm dünya şahitlik etti. Hindistan’ın güneyinde adı kaçak çay ile anılan Seylan (Sri Lanka) adasında Tamiller tarafından intihar saldırıları için yeni taktikler geliştirildi. El Kaide, ilk sansasyonel eyleminde intihar saldırısını kullandı. Çeçenler, Keşmirli örgütler, PKK, sıkıştıkları noktada intihar saldırılarına başvurdular. Iraklılar üstün Amerikan güçleri karşısında ve kendi aralarındaki çatışmalarda intihar saldırılarını bolca kullandılar. Afganistan’da Taliban NATO kuvvetlerine karşı intihar saldırıları icra ederek ülkedeki kontrolü yeniden ele geçirmeye çalışmaktadır.
İntihar saldırıları ile, yüzyıllardır emperyalist güçlerin baskısı altında yaşadıklarını düşünen fakir toplumlar, atom bombalarından, bombardıman uçaklarından ve devasa ordularından korktuğu batılı ordulara zor anlar yaşatmanın “zevkine” varmışlardır.
El Kaide örgütü, intihar saldırılarını ulaşılamaz noktalar olarak kabul edilen bir çok hedefi, en şiddetli ve tahmin edilemez yöntemlerle ve kısıtlı kaynaklarla imha edilebileceğini gösterdi. Irak’ta başlayan ABD işgali, Afganistan’daki NATO operasyonları intihar saldırıları ile sekteye uğradı ve batı dünyasının ezici güçlerle ve çok yüksek maliyetlerle ulaştığı noktalarda birkaç militandan oluşan eylem timleriyle zor durumda kaldığı görüldü.
Günümüzde, zayıfların silahı olarak genel kabul gören intihar saldırıları, batılı toplumlarda en küçük bir saldırı olasılığının dahi paranoya oluşturduğu belki de en etkili bir psikolojik savaş vasıtası haline de gelmiştir.
[i] İsrail’e yönelik saldırılarla adını duyuran Hamas örgütüne göre, bir eylemin maliyeti 142 amerikan dolarıdır ve bu maliyetin en büyük kalemini Filistin’den İsrail’e ulaşım masrafları oluşturmaktadır. (An Arsenal of Believers, Sunday Telgraph, 9 Aralık 2001 )[i]
[ii] Haşîşîler veya Haşaşiyun olarak bilinen tarikatı isminin, ünlü gezgin Makro Polo’nun Alamut kalesinin yıkılmasından sonra bölgeye yaptığı ziyarette ikinci ağızlardan edindiği bilgileri aktardığı kitabına dayanarak “haşhaş içenler” manasına geldiği iddia edilmektedir. Makro Polo’ya göre, Hasan Sabbah fedailerini ölüme göndermeden önce, sarayının bahçesinde Kuran’da yapılan cennet tarifine uygun olarak hazırlattığı mekânda, onlara haşhaş içirerek hoş rüyalar görmelerini sağlıyordu ve ertesi gün gördükleri rüyanın etkisinde olan fedailere cennete tekrar girebilmesi için kendisine verilen görevi yerine getirmesi ve kendisini dava uğruna feda etmesi gerektiği söyleniyordu. Ancak, Haşîşîler’i derinlemesine inceleyen bir çok tarihçi, Hasan Sabbah’ın müritlerinin haşhaş kullandığına dair elde yeterli bilgi ve belge olmadığını öne sürmektedirler. Bir kısmı, kelimenin İngilizce’ye “assassin-suikastçi” olarak geçen, aslında “dinin esasını bilenler ve takip edenler” manasına kullanılan, Arapça “assas-esas” ve bunun çoğulu olan “assasiyun-esasçılar”dan geldiğini iddia etmektedirler. Diğer bir kısım tarihçi ise, Haşaşiyun kelimesinin, Arapça’da öldürmek anlamına gelen “hassa” dan türeyen “hassasiyun” kelimesinin bozulmuş hali olduğunu ileri sürmektedirler.
[iii] Japonca’da “Tanrı’nın Rüzgarı” manasına gelen Kamikaze (kami:tanrı, kaze:rüzgar), Japon millî mitolojisinde, 1281 yılında Japonya’yı işgal için Kore Yarımadasından büyük bir donanma ile yola çıkan Kubilay Han’ın komutasındaki Moğol ordusunun neredeyse tamamının imha olmasına neden olan efsanevî tayfuna verilen isimdir. Aslında, İkinci Dünya Savaşındaki intihar birlikleri için kullanılan terim “Tanrının Rüzgârı Özel Hücum Birliği” manasına gelen “Kamikaze Tokubetsu Kogeki Tai” olup, kısaca “tokkotai” deniliyordu. Ancak, tüm dünya, bu birlikleri Kamikaze olarak tanımakta ve Japonlar da günümüzde tokkotai ile birlikte aynı kelimeyi kullanmaktadırlar.
[1] Suicide Terrorism: an Overview, Boaz Ganor
[2] The Fatal Attraction of Suicide Terrorism, Daniel, Tan Kuan Wei, Journal Of
[3] Suicide Terrorism and the September 11 Attacks, Yoram Schweiter
[4] www.teror.gen.tr
[5] M. Hafez, Mohammed, Manifacturing Human Bombs, October 2004
[6] Kimhi, Shaul & Even, Shemeul (July, 2004). Paper presented at the Twenty-Seventh Annual Meeting of the International Society for Political Psychology,
[7] Kimhi, Shaul & Even, Shemeul (July, 2004).
[8] M. Hafez, Mohammed, Manifacturing Human Bombs, October 2004
[9] Kimhi, Shaul & Even, Shemeul (July, 2004).
[10] The Fatal Attraction of Suicide Terrorism, Daniel, Tan Kuan Wei, Journal Of
[11] Kemal Tayfur, Uygarlığın Levhaları-Sonun Sonu- Haşhaşi Geleneği
[12] Kemal Tayfur, Uygarlığın Levhalar
0 yorum yazılmıştır
:: Sonraki »